Mi’rac ve İnsan Seyri Suluk Mute Kablen Sırrı Men Aref Sırrı ve Nefis Teskiyesi


Miraç sözcüğü arapçadır. yükseğe çıkmak, yükselerek yol almak anlamına gelen “URUÇ” sözcüğünden türetilmiştir…
Kur’an-ı Kerim’de bu sözcük astronomik zamanla ölçülemeyecek biçimde manevi yükselme/ruhsal bir yükseliş anlamına gelmektedir. Başka bir değişle bu yükseliş metafizik bir yükseliştir. nitekim MEARİC suresinin 4. ayetinde şöyle denilmektedir.
” Melekler ve ruh O’na (Tanrı) ölçüsü elli bin yıl olan bir günde uruç ederler.”
“Uruç” sözcüğünden hareketle anlamlandırılan Miraç sözü, yüksek derece/ Yüksek mertebe anlamına gelmektedir… Aynı zamanda bu sözcük, manevi yükseliş için kullanılan her çeşit araç-gereç ve yol anlamına da gelmektedir.
Miraç konusuyla ilgili ele alınması gereken bir başka sözcükte “İSRA” sözcüğüdür… Bu sözcük arapça’da “gece yürüyüşü” anlamına gelmektedir…
İsra Suresi 1. Ayet:
“…Geceleyin kendisine ayetlerimizden bir bölümünü gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini kutlu kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (tanrı) eksik niteliklerden uzaktır. O, gerçekten işitendir, görendir.”
Bu ayet, Miraç’ın gece olduğuna kanıttır. Miraç olayıyla ilgili bir diğer sözcükte “burak” sözcüğüdür. Bu sözcük arapçadaki.. “berk” yani şimşek sözcüğünden türetilmiştir. Burada hıza dikkat çekilmek istenmiştir… Miraç’ın metafizik bir olay olmasıyla örtüşen bu sözcük, sözcüğün herhangi bir varlık değil.. simgesel bir anlama sahip olduğuna kanıttır…
Miraç’ın bedensel değil, Ruhsal bir yükseliş olduğu noktasında kanıt, Kur’an-ı Kerim’in, İsra süresinin 60. ayeti’dir.
“…Hani sana: ” Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır..” Sana gösterdiğimiz o RÜYAYI/GÖRÜNTÜLERİ… yanlızca insanları sınamak için gönderdik. Biz onları uyarıyoruz, ama bu onlara büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamıyor”.
Ayette gecen, “rüya” sözcüğü, birçok sünni ve şii Kur’an tefsirinde, Peygamber’in Miraç’ında gösterilenler olarak ifade edilmektedir. Görüleceği üzere, bu ayettende anlaşılacağı üzere, peygamber’in Miraç’ı ruhsal bir yükseliş olup, kutsal bir Rüya’dır..
Metafizik bir olay olması sebebiyle, Miraç, Kur’an da ayrıntılı olarak işlenmemiştir. Mirac’ta neler yaşandığı ile ilgili ayet Kur’an’ın Necm Suresi 1-18. ayetlerinde anlatılır..
Bis-m’i Şah Allah Allah;
1 – Yemin olsun ki; inip çıktığı zaman yıldıza.
2 – Arkadaşınız (Muhammed) ne sapmış, nede yanılmıştır.
3 – O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.
4 – Çünkü O’nun size bildirdiği vahy’edilenden başkası değildir.
5 – Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti
6 – (Ki o) akıl ve görüşünde kuvvetli Cebrail öğretmiştir. Hemen (gerçek meleklik şekliyle) doğruldu.
7 – O, en yüksek ufukta idi.
8 – Sonra (Cebrail ona) yaklaştı ve (yanına iyice) sarktı.
9 – Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı.
10 – (Allah), o an kuluna vahy’edeceğini vahy’etti.
11 – Onun gördüğünü kalb(i) yalanlamadı.
12 – Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız?
13 – Andolsun onu bir kez daha görmüştü.
14 – Sidretü’l- Müntehâ’nın yanında.
15 – Ki Cennetü’l- Me’vâ onun yanındadır.
16 – o zaman Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.
17 – Ancak gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı.
18 – Andolsun ki O, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü.
Sidretü’l- Münteha: yaratılanlar, aleminin son noktası
Cennetü’ül- Me’va: Melekler, şehitler ve Mûddaki yani Tanrı’nın veli kullarının ruhların bulunduğu yer (El-Keyf Suresi- Hızır peygamber kıssası..vb)
HZ.MUHAMMED(Ş.Â.V.)’den HADİSLER
Ali’yi Sevmek Cehennem ateşinden kurtulmaktır.
“Ben Mirac’a çıktığım gece Cebrail (a.s.) ile birlikte sidretül münteha’ya vardık. Cebrail (a.s.) bundan ilerisine gitmek bize nasip ve müyesser değildir. Buyurun dedi. Andan ileriye gittim, çok hicaplar geçtim, nihayet il-emr bir hicaba geldim.
Sefa geldin, hoş geldin Habibi zişan deyi verayı hicabdan bir seda geldi. Ol sedâ lisanı Ali’den olmağla sual ettim ki Yâ Rab, bu hitab’ı İzzet Ali lisanına benzer. İmdi Allah’ı azimişşan buyurdu ki: Ey Habibim, ben Sey’im.
Lakin eşya gibi değilim. Senin kalbine muttali oldum anda muhabbeti Ali’yi buldum. Ve Ali ile üffet ve ünsiyyettin olduğundan seni korkmayasın deyû Ali lisânı ile söyledim ” dedi.
Allah Allah, gerçeklerin demine.hu aşk ile
Kaynak: Imam Cafer-i Sadık Buyruğu.
Alevi-bektaşi Teolojisinde, Hz. Muhammed, Tanrı kelamını tebliğle görevli bir Nebi/Resul olmasının yanında, Kırklar Meclisi tarafından seçilmiş bir “MÜRŞİT”tir. Yine Bu meclisçe Hz. Ali de “REHBER”ve tanrı elçisi/ Peygamberin vekili olarak seçilir… Alevi teolojisinde Miraç’da beş vakit namaz ve zikir değil, secde ve semah buyruğu verilmiştir… Bunun icra şeklide cem adı verilen ibadet biçimidir.
Tasavvuf yani Batın ilmine göre; Mi’rac’da akıl- vecd ve istiğrak yani önsezi günümüz deyimi ile altıncı duyu olmak üzere iki yol gösterici vardır.
Muhammed Mustafa-i Ahmed-i Muhtar mi’rac yolculuğu sırasında aklı simgeleyen Cebrail ile birlikte Sidretü’l Münteha’ya değin yükselmiştir.
Cebrail O’na: ‘Ya Muhammed!.. Bundan sonraya ben geçemem. Eğer geçersem yanıp yok olurum. Bundan sonra sen tek başına yolculuk yapacaksın’ demiş ve yol arkadaşlığından ayrılmak zorunda kalmıştır.
Yani Kur’an’ı Kerim 53.Necm Suresi 14. Ayetinde adı geçen ve cennette bulunduğu bildirilen son bahçenin sınırıdır.
Yaratıkların yani insanın Hakk’a doğru yükselirken ulaşabileceği en son noktadır.
Bu noktadan sonrası sadece Hakk’a özgedir. Yaratılmışlar bu noktadan sonraya geçmeye kalkıştığında yanıp kül olurlar…
Bu nokta aklın, bilimin sustuğu bir noktadır. Sidre’den sonrasında AŞK’ın ve AŞK’ın ürünü olan İMAN ‘ın hükmü geçer.
Yunus Emre bunu şu sözlerle açıklamaktadır;
Sidretü’l münteha’dan
Andan içerü giren
Hiç nişan eğdimedi
Menzili nur içinde
Hakk aşkıyla yanıp tutuşan Muhammed Mustafa Efendimiz bu aşk nedeniyle maddeden soyutlandığı ve Aşk sarhoşluğuna daldığı için, altıncı duyu yani önsezi ( vecd ve istiğrak) ile, Sidretü’l Münteha’dan sonra da, yoluna devam etmiştir.
Sonunda Du Cihan Habibi yani Evrenlerin Sevgilisine yani Hakk’a kavuşmuş Kaabe Kavseyni kadar yaklaşmıştır.
Muhammed Mustafa’nın Mi’rac’ını anlatan 53.Necm Suresi 9. Ayetinde geçer.
Her insan kendi miracını kendi yolu ile yaşar. Mürşit akıldır ve Dervişi bir yere kadar götürebilir. Ondan sonrası Derviş’in vecd ve istiğrak yani altıncı duyusuna deneyimlemesine yani Aşkı terennüm ermesine bağlıdır..
Mürşid’in görevi Allah’ın Aşka gelmesi nedeni ile yaratılan ve bir Aşk’ın ürünü olan insanın, İlahi Aşk’a nasıl ulaşacağını yani maddeden manaya nasıl geçeceği konusunda yol göstermektir.
Tarik-i Nazenin Bektaşi Tarikatının yani Aşıkların ve Abdalların Piri Hünkar Hacı Bektaş Veli kurduğu okulda nakıs insanı kamil insana yüceltmek için kendi Mi’rac’ının kapılarını açmakta yol göstermiştir.
Hakk’a yürtiyen (rûhunun, sevinç ve mutluluka dolmasını dileğiyle) Turgut Koca Halîfebaba Erenler bir muhabette şöyle bir olay anlatmıştır:

  • İstanbul – Eyub’ta bulunan Karyağdı Sultân Bektaşî
    Dergâhı’nın son.Post-nişîni Hâfız Babası merhum Sultan Abdülhamid’in, Saray Baş İmamıdır.
    İstanbul’un ileri gelen ulemâsı (din bilginleri) sultanın tahta çıkmasını kutlamak için saraya gelmişler ve huzura çıkarak Abdülhamid’i kutlamışlar. Kutlama töreni bitince orada bulunan Hafız Baba Abdülhamid’e:
  • Sultanım destûr verirseniz bu fakîr kulunuzun zât-ı âlileri’nden bir ricası vardır.
    Sultan Abdülhamid:
  • Hâfız buyur konuş der.
    Hâfız Babaerenler:
  • Sultanım Istanbul’un ilerl gelen din bilginlerinden
    da bu.efendilerden, bendenizin İslami İlimler açısından bir noksanım bulunup bulunmadığı sorun der.
    Sultan Abdülhamid bu soruya huzurda bulunanlara sorar.
    Hepsi birden:
  • Sultanım Hafız kulunuz, lslâmî ilimleri tam anlam. ile kavramış bir insandır.. Onun ilmi hakkında hiçbir şüphe ileri sürülemez.’ “derler.
    Bu sorunun sordurulmasının nedenini merak eden Abdülhamid
    Hâfiz Nuri Efendi’ye:
    -Hâfız bu soruyu neden sordurdun? Der.
    Hafız Nuri Efendi: Sultanım, mademki, bunca din bilgini bu Fakir’in islâmi ilimleri tam anlamı ile kavradığına tanıklık etmektedir.
    O zaman bu Fakir kulunuzu imamlıktan affedin. Çünkü artık bendenizin (kulunuzun). yeni bir dünyaya açılma zamanım gelmiştir.
    Bundan sonra Hacıbektaş a gideceğim ve burada bulunan’ Dergâh’ta eliften (eski yazının ilk harfi) tahsile (eğitime) başlayacağım diye yanıt verir. ‘
    İSlâm Şeriata konusunda bilgisinin tam olduğunu, istanbul’un din bilginlerinin tanıklığı ile kanıtlayan Babaerenler’in, ‘Bu Fakîr Hacıbektaş’ta bulunan Bektaşi Dergâhı’nda okuma-yazma öğrenme-ye başlayacağım’ demiştir. (Bedri Noyan Dedebaba Aşk Risalesi)
    Ledün ilmi yani L ( lam) ilmi yani İmam Ali’nin ilmi Muhammed Mustafa Efendimiz söylediği gibi ‘Ben ilmin şehriyim Ali onun kapısıdır.’ ‘ Evlerinize kapısından girin’ derken Bab-ı Ali Ali Kapısını önermiştir.
    Hakikate ulaşmak isteyen can Şahı Velayet İmam Alinin kapısından Yasin suresinde apaçık ifade edilen İmamı Mubin yani Insani Kamil olan İmam Ali’nin kapısına Tarikat kapısına başvurması gerekir.
    Bu kapi Hak Muhammed Ali Hünkar Hacı Bektaş Veli yolu olan Bektaşî Tarikatının kapısıdır.
    Çünkü insanlar uykudan uyanmasi yani ‘ ölmeden önce ölmesi ‘ yani Mûtû kable en-temûtû hadisine “Ölmeden evvel ölünüz!..” uyması gerekir.
    Kuran dili olan ‘Ümmî’ Ana kitap insanın kendi kitabından okuması gerekir.
    Bunun için gündüzleri şevk ile dünya işlerine geceleri ise aşk ile ibadet işlerine bakmalıdır.
    Bundan Bektaşiler iyi geceler demezler hayırlı vahdetler derler. Gece en güzel uyarıcılar olmadan sevgiliye ulaşılacak zaman dilimidir.
    Alevi Bektaşi Mürşitlerine bağlanan Talip / Muhip evlat olarak şu öğüdü alır.
    Hizmet et ki himmet bulasın.
    Bu yolda 12 İmama dalalet 12 Hizmet vardır.
    Derviş bunlardan en zoru olan Meydan Evi temizliği ile başlar Aşçı Evi ile en üst boyuta gelecek şekilde bir hiyerarşi ile yetiştirilir.
    Kuran-ı Kerim 95. Tin Suresi 4.Ayeti ” Biz insanı en güzel biçimde yarattık diye buyurur. Bu ayeti izleyen 5.Ayet ise ‘aşağıdan aşağıya eyledik sonra onu” der.
    Demek ki insan da, hem iyi hem kötü hem yücelten güzellikler hem de onu ayağının en aşağısı yapan özellikler vardır.
    Bunun için zorlu bir eğitimden geçip yaratılış fıtratı itibariyle kötü huylarından vazgeçip iyi huylarını ortaya çıkarmaya gayret eder.
    Nefsini terk etmeden Rabbini arzularsın
    Hayvanı sen geçmeden, insanı arzularsın
    “Men arefe nefsehü, fekad arefe rabbeh”
    Kendini sen bilmeden, Sübhanı arzularsın
    Sen bu evin kapısısın, henüz bulup açmadan
    Maşuka kavuşacak, zamanı arzularsın
    Dışarı üfürmekle, yakılır mı bu ocak?
    Gönlün Hakka vermeden, ihsanı arzularsın
    Dağlar gibi kuşatmış, tembellik, kardeş seni
    Günahını bilmeden, gufranı arzularsın
    Konuk için evin yok, hiç hazırlığın da yok
    Issız dağın başında, mihmanı arzularsın
    Bostanı, bağı gezdim; meyvesin bulamadım
    Sen söğüt ağacından, rummanı arzularsın
    Gece sayıklar gibi, anlaşılmaz söz ile
    Sen de mi ey Niyazi, irfanı arzularsın?
    Camı temizlemeden, aynayı arzularsın
    Zünnarını kesmeden, imanı arzularsın
    Küçük çocuklar gibi, binersin ağaç ata
    Tecrüben yok, topun yok, meydanı arzularsın
    Karıncalar gibi sen, ufak ufak yürürsün
    Meleklerden ileri, seyranı arzularsın
    Topuğuna çıkmadan, suyu deniz sanırsın
    Sen dereyi geçmeden, ummanı arzularsın
    Haydi, Niyazi yürü, atma okun ileri
    Derdiyle kul olmadan, sultanı arzularsın
    Hazreti Pîr Niyazi Mısrî (K.S)
    Peygamberimiz Muhammed Mustafa
    [Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu]
    “Kendini bilen Rabbi’ni de bilir” şeklinde anlamlandırılan bu beyanın hadis olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde “Bütün tasavvuf ‘men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu’ düsturuyla nefsin meratibi ve makamatı ve ahvali üzerinde dolaşır (…)
    “Men arefe nefseh fekad arefe rabbeh,Nefsini bilen Rabbini bilir” hadîs-i şerîfi hakkında buyurulur ki :
    Bu hadîs-i şerîfin iki türlü îzâhı vardır.Biri mübtedîler için diğeri âlî olan zevât için.
    Mübtedîler için şöyledir. Mübtedî bir insan tefekkür ederse, kendisinin fânî olduğunu ve bir “BÂKΔye ihtiyâcı olduğunu, kendisinin zelîl olduğunu ve bir “AZÎZ”e ihtiyâcı olduğunu, kendisinin mağlûb olduğunu ve bir “GÂLİB”e ihtiyâcı olduğunu, kendisinin zayıf olduğunu ve bir “KAVΔye ihtiyâcı olduğunu anlar…Yine tefekkür edip, “Ben yoktum beni bu âleme kim getirdi?” ,”Beni kim yaşatıyor?”, “Beni öldürecek olan kimdir”, “Niçin geldim niçin gidiyorum?”, “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” diye düşünürse Rabbini bulacakdır.
    Âlî olan zevât için ise, kendisinin hâmil olduğu esrâra vâkıf olmasıdır. Meselâ ne gibi? Denizden bir bardak su alındığı zaman, o bir bardak su, deniz değildir ama denizden de hâriç değildir. İnsânın Cenâb-ı Hakk ile iltisâk ve münâsebeti ancak böyle ta’rîf edilebilir ya da dil ile ta’rîf edilmez lezzeti duyulur.
    Cân olur cân içre cânânı olan
    “Men aref” sırrına irfânı bulur
    Halka-i tevhîdde iz’ânı olan
    Katresin bahr edip ummânı bulur
    Buyurulur ki :Dünyâ üstündeki hiç kimse hiç bir hususda diğerinin aynı olmadığı gibi her kula da ayrı tecellîyât vardır. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın tecelliyâtı herkesin kâbiliyyet ve isti’dâdına göre olur.
    İnsânı Allah’a götüren yollar hakkında da buyurulur ki :
    Üç türlü âyet vardır. İnsan bu üçünü okuyarak Hakk’ı bulabilir. Birincisi âyât-ı âfâkiyyedir. Kâinâtda ne varsa buna dâhildir. Güneş, ay, yıldızlar, dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar okuyabilen için hep birer âyetdir. İkincisi âyât-ı enfüsiyyedir ki bu da kendi vücûdumuzdaki uzuvlar ve hâmil olduğumuz sırlardır. İnsan kendi vücûdunun hârikulâde yapısına ve işleyişine bakarak kudretullahı müşâhede edebilir. Üçüncüsü ise, âyât-i elfâziyyedir ki semâvî kitaplar ve büyük insanların o mukaddes kitaplardan ilhâm alarak yazdıkları kitaplardır. İnsanın ma’nen yükselmesi için bu üçüne de ihtiyâcı vardır.
    “Men aref” sırrına vâkıf olan ehl-i velâ
    Bezm-i hâss-ı vahdete handân gelir handân gider
    (DERVİŞ ÇEYİZİ KİTABINDAN BEKTAŞİ BABASI KİSVESİ.)
    Ez cümle nefsi şu meratib üzere tasnif ederler:
    Nefsi emmare,
    nefsi levvame,
    nefsi mutmeinne,
    nefsi radiye,
    nefsi mardiye,
    nefsi mülheme,
    nefsi zekiye”
    der (Yazır, 1979: 5817).
    Kuşeyrî, “nefs” kelimesini şöyle tanımlar: “Bir şeyin nefsi, lügatte o şeyin kendisi, varlığı manasına gelir.
    Sûfilere göre ise, nefis sözünden maksad, varlık veya konulmuş bir kalıb değildir. Onlar nefis sözü ile kulun çürük vasıfları, yerilen ahlâkı ve amellerini kast ederler. Kulun çürük vasıfları (kötü ve çirkin olan halleri) iki kısımdır.
    Bunlardan biri, günah işleme ve karşı gelme gibi kendi cehit ve gayreti ile husule gelendir. Diğeri ise aşağılık huylarıdır ki, bunlar aslında yerilmişlerdir” (Kuşeyrî, 1978: 167).
    Kuşeyrî’ye göre kul uğraşır ve mücahede ederse nefsin ikinci hallerinden (kötü huylarından) uzaklaşabilir. Nefsinin birinci hallerinden ise Allah’ın yasaklarına (haramlar) ve tenzihine (arıtmalar, örnek oruç) uymakla kurtulmak mümkün olur.
    Nefiste kibir, hiddet, kıskançlık, kötülük, tahammülsüzlük gibi yerilen huylar vardır. Nefsin en zorlu hususiyeti ise kendisinden güzel bir şey çıkacağını kurması veya kendisinin bir değere bir şerefe lâyık olduğu zannına sahip olmasıdır.
    Bundan dolayı nefsin bu hali, “Allah’a şerik tutmak” sayılmıştır (Kuşeyrî, 1978: 168).
    Kuşeyrî’ye göre kötü ve çirkin huyların yeri olan nefsin, kalıba (bedene) tevdi edilmiş bir lâtife olduğu da söylenmiştir. Nefis ile ruhun ikisi de lâtif olduğundan birbirinden ayırt edilmeleri mümkün değildir.
    Kuşeyrî, burun koklama, kulak duyma, göz görme, ağız da tad alma yeri oldukları halde koklayan, duyan, gören, tad alan insandır. Tıpkı bunun gibi insanın beğenilen vasıflarının yeri kalb ve ruh iken, yerilen vasıflarının yeri nefistir. Halbuki bunlar bütünden parçadır (Kuşeyrî, 1978: 168).
    Gerek Kuşeyrî ve gerek ise Elmalılı Hamdi Yazır, nefsin kötü amellerinden (günahlar) ve vasıflarından (huylar: kibir, hiddet, kıskançlık, kötülük, tahammülsüzlük) kurtulmak için açlığa-susuzluğa katlanmak, ibadetle gafletten uyanmak, nefsin kuvvetini zayıflatacak (güçten düşmesini sağlayacak) amellerde bulunmak gibi “tedavi”ler önerir.
    Buradan hareketle “men arefe nefsehu” ifadesi salt “bilmek” olmaktan çıkar.
    Haddi zatında, zikri geçen beyanda “bilen”den (ilm) değil “arif”ten bahis edilmiştir.
    Ma’ârif (Ar.), sözlükte “el-ma’rife kelimesinin çoğuludur. Arkadaş ve çehrenin görünen yeri, sufilerin vehbi bilgilerine verilen anlam” olarak tanımlanmıştır.
    Nefesler:
    Ey Koca Kabe Kavseyn
    Bizim Makamımızdır
    Hizmet için Demadem
    Cibril Gulamımızdır
    Surette Rindu Meyhur
    Mestü Harabız amma
    Sirette HAK ile HAK
    Olmak Nizamımızdır
    Duvara Karşı Secde
    Etmek Bize Ne Hacet
    Bizim Namazımızda
    ALLAH İMAMIMIZDIR
    Ey Vaizi Riyakar
    Kuranı Bilmiyorsun
    Gel Bizden Al Nazire
    Kuran Kelamımızdır
    Şer’i Şerifi Tağyir
    Etme Sakın HARABİ
    Zahitlerin Helali
    Bizim Haramımızdır
    HARABİ…❤️🥀..
    Nur-u vechindir Habib’im kıble-i ulya bana
    Kabe-i didar yüzündür Mesçid-il aksa bana
    Kab-e kavseyn olduğun bildim anınçün ey nigar
    iki kaşının senin mihrab-ı ev edna bana
    Ey sıfatın ayet-i “İnna bedeynah-üs-sebil”
    oldu zatın nur-u ‘Subhan-ellezi esra’ bana
    Ahd-ü peyman eyleyüb bağlandım aşkın bendine
    Turra-ı kisulerindir urve-tül-vüska bana
    Ab-ı zemzem menba’ı çah-ı zanehdanındır
    La’l-i nab’ın çeşmesidir kevser-i hamra bana
    Ravza-yı hüsnündedür aşıkları dar-ün-na’im
    Cennet içre kaametindir Sidre-vü Tuba bana
    Bezm-i hasından bu HİLMİ bendeni dur eyleme
    Sensiz ey canan gerekmez dünye-vü uhra bana
    (Mehmet Hilmi k.s. Dedebaba sultanım)
    A Ç I K L A M A S I:
    Sevgilimin yüzünün nuru bana yüce Kıbledir.Yüzün Kabesi bana Mesçid-i Aksa’dır. Aranın iki yay boyu olduğunu biliyorum
    Bu yüzden senin iki kaşın bana Mihrab-ı Elvedin (Daha da az, daha da yakıyn) oldu (52. Necm suresi ayet :9) Ey sıfatları “Biz insanlara yol gösterdik” ayeti olan kişi Senin zatın bana ‘Subhanellezi esra ‘ ayetindeki gibi oldu. And içip sevgi bağına bağlandım. Alnındaki uzun saçların bana “Sağlam bir inançla bağlanışım “gibidir. Zemzem suyunun kaynağı çenendeki çukurluktadır. Boy’un cennet içindeki Tuba’dır.
    Bu HİLMİ kulunu özel muhabbet toplantılarından uzak tutma. Ey sevgili, sensiz bana dünya ve ahiret gerekmez….
    Ey vaiz sen bize va’z edemezsin
    Çünkü her bir ilmin deryasıyız biz
    Bizim yurdumuza hiç gidemezsin
    Hakikat Kaf’inin Anka’sıyız biz
    Haberdar olaydın şirri süphandan
    Feragat ederdin küfr-ü imandan
    Birşey anlamadın sen magzi Kur’an’dan
    Kur’an’ın esrar-ü manasıyız biz
    Biz tertip eyledik Kabe-kavseyn’i
    Kurbu ev ednada kurduk ayini
    Fehm eyleyemezsin sen o mabeyni
    Mirac’in Leyletel esrarıyız biz
    Tur’da biz Musa’yı irşad eyledik
    İsa’yı çarmıhtan azad eyledik
    Çıkardık göklere imdat eyledik
    Bunların sebebi ihyasıyız biz
    Kafü-nundan daha nişan yok iken
    Bu görüp bildiğin cihan yok iken
    Hakka sığınacak mekan yok iken
    Bizde gizlenmişti amasıyız biz
    İbrahim’e narı gülzar eyledik
    Tecri mintahtihel’enhar eyledik
    Yok iken Harâbi biz var eyledik
    Bu kevn ü mekanın hûdasıyız biz
    Edib Harabi
    Derleyen: Mehmet Özgür Ersan
    Abdal Yesari Çelebi
    Kaynak: Halife Baba Es Seyyid Turgut Koca
    Bedri Noyan Dedebaba Aşk Risalesi
    Kureyşri
    Ali Rıza Gargin Dede
    Niyazi Misri Divânı
    DERVİŞ ÇEYİZİ KİTABINDAN BEKTAŞİ BABASI KİSVESİ bölümü
    İmam Caferi Sadık Buyruğu

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zeen is a next generation WordPress theme. It’s powerful, beautifully designed and comes with everything you need to engage your visitors and increase conversions.