İnsanı Bilmek

Insanı bilmek, insanı dini açıdan, özellikle İslam dini açısından tanımak için, her şeyden önce yaratılış felsefesini ele almak gerekir.

Kitaplı dinlerde dahil büyük dinlerin çoğu, insanın nasıl yaratıldığını izah eden bir yaratılış felsefesine sahiptir.

Bu yaratılış felsefelerinde din, daha çok insanın kim olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Insan: Zıtların Birliğidir

İslam ve Materyalizm’e göre insan Zıtların Birliğidir.

Bir tarafta yaşam bir tarafta ölüm barındıran içinde hücreler ölürken yenileri doğan yaşam ve ölümü bir arada tutan bir formasyon olan insan materyalizme göre insan Zıtların Birliğidir.

Islam’a göre de insan Zıtların toplantığı bir varlıktır. Bir tarafta en düşük, pis ve değersiz bir öze sahiptir ki insan dilinde ‘salsalun kel-fehrar’ ve ‘hamaun mesnun’ kelimelerinde gizli olan düşük, aşağı ve değersiz bir kelime bulunmaz. Yani çamurdan, balçıktan yaratılmış insan.

Bu insanın bir boyutudur. Allah’ın meydana getirip imal ettiği bu çamurun ve balçığın yanında insan zihninde tasavvur edilmesi mümkün olan yüce ve en mukaddes anlam vardır.

Bu anlam, insanın batınını, fıtratını ve ikinci boyutunu yaratmıştır.

Hak’kın ruhu,canı ve nurudur.

Elbette burada ölümlü olan çamur yanımız kir yanımız vücuttur. Ölümsüz, baki yanımız ruh,can ve nur yanımızdır.

O halde insan iki boyutludur. Ebedi ve sonsuz yan ile ölümlü ve yok olacak yan.

Bir boyut oldukça düşük diğer yan oldukça ali ve yüce yandır.

Adem yani tümel insan,hakiki insan.Dış alemde var olan nesnel insandır.
İnsanı Bilmek

Insanı bilmek, insanı dini açıdan, özellikle İslam dini açısından tanımak için, her şeyden önce yaratılış felsefesini ele almak gerekir.

Kitaplı dinlerde dahil büyük dinlerin çoğu, insanın nasıl yaratıldığını izah eden bir yaratılış felsefesine sahiptir.

Bu yaratılış felsefelerinde din, daha çok insanın kim olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Yani biz, hepimiz. Tüm insanlar balçık ve toprak kutbu ile Allah ve Allah’ın ruhu kutbu arasında hareket halindedir.
Bu insanın yoludur, insanın hayat yoludur. Başlangıcı kokuşmuş balçık, alçaklık, zillet ve tortulaşmış toprak olan bir yoldur.
Bu yüzden insan tortulaşmaya, dibe çökmeye meyillidir. Gelişmemeye olduğu gibi kalmaya meyillidir.
Bir ucu ise Hak yani mutlaktır. Gelişmeye kendini dar eden bedeni geliştirip kendini yüceltmeye kendi yüceleşince büyüyünce kabuğuna sığmayınca onu terk etme isteği hep vardır.
Beden ve ruh biribirine muhtaçtır. Bu dünya için bu iktarihgüç birbirini geliştirerek varolur ve bir yerden sonra ayrılmaları gerekir.
O halde bu anlattıklarımızdan hem insanın hayatı, hem insanın yeryüzündeki misyonu ve hem de insanın anlamı ifade edilmiş olur.
Bu nedenle insan ‘toprak’ ile ‘hak’ arasındaki yolu kat etmekte olan bir varlıktır.
Bu yolun adı ‘din’dir. İnsanın hedefi de bu yüce yoldan geçip Hakka ulaşmaktır.

İnsanın Kaygı ve Korkusuyla Kötümser Oluşunun Sebebi

Modern Felsefe konuya nasıl bakıyor. Örneğin Sartre, Heidegger ve Marcel’in, insanı tabiattan ayrışmış gördüklerini, insanı yaratılış aleminden ayrı bir şekilde dokunup işlenmiş kabul ettiklerini, insanı tabiattan soyutlamışlardır.
Bunlar insanın zorunlu Varlık/Allah’a bile ihtiyacı olmayacak derecede büyük ve görkemli olduğuna inanıyorlar.
İslam bunu Adem kıssasında insan için ifade ettiği manadan daha aşağı bir manaya inanmaktadırlar.
Gerek tarih, gerek insanın tarihteki psikolojisi, gerek beşeri kültürler, gerekse insanın tarih boyunca ortaya koyduğu tüm edebiyat ve sanat, bu manayı göstermektedir.
Insanın tüm hayat biçimleri, yani konar göçer çobanıl, barbar yani yerleşik hayata geçmemiş ve tarım hayatına başlamadığı bedevi döneminde ve gerekse günümüzde, tüm medeniyetlerde, kültürlerde ve insanlık tarihi boyunca var olagelmiş dinler arasında ortak bir yön bulunduğuna işaret etmektedir.
Insan geçmişten beri günlük işlerini yapınca kendine dönünce büyük bir varoluşsal kaygı ve korku yaşar.
Bu korku ve sarsıntı, insanın tarih boyunca ortaya koyduğu tüm sanat eserlerinde mevcuttur.
İlkel insandan bu güne insana ait edebiyatta, resme, mimariy, düşünce ve inanca dair eserlerde bu insanların, bu alemin diğer türleri gibi olmadığı dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar gibi olmadıklarını hissettikleri ve daha fazla bir yanları olduğunu hissetmeleridir. Onlar, elde ettikleri tüm maddi yapıya rağmen bilmedikleri eksik bir şeylere ihtiyaç duyarlar.
Kendileri ile bu alem arasında hissettikleri bu yabancılık, onlarda sürekli bir dağdağa ve ıstırap oluşturdu. Bu ıstırap, bir kötümserlik meydana getirdi. Her şeye, tüm maddi hayata ve bu aleme yönelik bir kötümserliktir bu.
Bu aleme ve bu hayata yönelik duyduğu kötümserlik, fıtratının bir parçasıydı. Bu kötümserlik her çağda olmuştur. Tüm ırklar da mevcuttur. Hissedilir gerçeklere karşı kötümser olmayan hiçbir kültür yoktur.
İnsanın evren karşısındaki kötümserlik duygusu ve bu alemden üstün ve değerli olduğunu hissetmesi fıtratının bir parçasıdır.

İnsanın Başka bir Dünya Arayışı

Din dışı bazı filozoflar bile zihinlerinde’başka bir yer tasavvur’etmişlerdir.

Ben buraya ait değilim, bu alemde yabancıyım, burası bana dar geliyor gibi düşünecelere ve duygulara; ‘bu alemden daha yüce bir alem olmalı, ben oralıyım, ben oraya layığım, ihtiyaçlarımı da o alem temin edebilir’ gibi tasavvurlara sahip olmuştur.

Thomas More’un Ütopya’sından Francis Bacon’un Yeni Atlantis’ine Campella’nın Güneş Ülkesine kadar bir çok ütopya bu düşü beslemiş Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi Katharların kale kentleri ve Şeyh Bedrettin’in Aydın Ortaklar’da kurduğu ütopya insanlığa bu yönde yeryüzüne bu başka dünyayı indirmeye çalışmıştır.

O ‘başka alem’in ne olduğunu bilmeseler de, o alemi zihinlerinde tasavvur edemeseler de, yeryüzünde tesis etmeye kalksalar da, bu alemle aynı cinsten olmadıkları yönündeki duyguları ve bu alemde yoksunluk hissine kapılmış olmaları, onları, daha iyi, daha uyumlu oldukları bir alemin, daha yeterli olan başka bir alemin varlığına inanmaya zorlamıştır.

İlk kuram olarak ‘alemin ikiliği’, yani iki alemin varlığı kuramıdır. Medeniyetten yoksun insanda bile bu kuramın geçerli olduğunu görüyoruz.

Beden ve ruh, maddi ve manevi dünya bu ikili sarmal hep birbirini arayan iki sevgili gibi insanda ironik bir sancıya dönmüştür.

İlkel insan’dan beri var olan kutsal olanla olmayan

En ilkel insanların duygularında bile varlığı görülen kutsallık meselesi vardır.

  1. Yüzyıldan beri Avrupa’da yapılan halk bilim incelemelerinde ekolojisi ile ilgili alanlarda bile özelikle

18.yüzyılda Spencer ve Louis Braille tarafından yapılan araştırmalarda ortaya koymuştur.

Kutsla sayılanlar, diğerleri ise profan olan yani normal, sıradan, maddi ve hiçbir saygınlığı bulunmayan varlıklardır.

Şu toprak parçası, bu dağ, bu orman neden kutsaldır.

İster bedevi olsun isterse medeni olsun tüm kültürlerde bir üstün ve bir düşük olmak üzere iki alemin var olduğuna dair bir inanç söz konusudur.

Aynı şekilde bu dünyada nesnelerden bazısının kutsal, bazısının ise profan olduğuna dair bir inanç mevcuttur.

Bundan dolayı bazı fenomenler kutsaldırlar, övgüye layıktırlar, onlara yönelik herhangi bir saygısızlık yapılmamalıdır.

Onlar için bir tapınak yapılmalı. Saygı ve merasimlerle onlar yüceltilmelidir.

Bütün bunlar, ilk insanın duygularını ürünüdür ve bu duygu, kesinlikle bu aleme özgü birşey değildir, dolayısıyla daha yüce ve üstün bir alem mevcuttur.

İnsan fıtratının ve ruhunun bu inancı, bu duygusu, diğer aleme olan eğilimi, gayba yönelik meyli, kendisini ait göremediği buranın ötesindeki bir aleme ve kendisini ait görmekle birlikte neresi olduğunu bilmediği, tüm ihtiyaçlarını karşılayacağına inandığı mutlak bir aleme yönelik alakası, insanda, alemde kutsal ve soyut varlıkların mevcut bulunduğuna dair bir inanç doğurmuştur.

Insanın içinde kötümserlik ve gurbette olma hali

‘Ben buraya ait değilim. Ben şu toprağın altında yabancıyım. Bu göklerde yabancıyım. Bu alem bana dar geliyor. Ey ilahlar beni oraya çekin. Bana yol gösterin ki oranın neresi olduğunu bileyim. Buradan kurtulayım.’

Gılgamış Destanı

İnsanın ‘var olan şeylere karşı kötümserliği, tarih boyunca hiç değişmemiştir.

Insan düşünce ve bilgisinin gelişimi ölçüsünde yalnızca telakkiler değişmiştir.

Insan ‘var olan şeyler’den kaçmaya meyilidir.

Var olan şeyler, insana az gelmektedir.

Bu gurbet duygusu, insanda belirsiz bir dert ve kaygı sıradan tasa ve kaygılar değildir.

Bu belirsiz dert ve kaygı, tarih boyunca insandan ayrılmamış, tüm edebiyatlarda, irfani ya da irfani olmayan öğretilerde ve aşkın sanatlarda kendini göstermiştir.

Bu gam ve hüzün, insanın daha bilinçli, daha derin ve daha insani olan hallerinde daha fazla görülmekte, duyulmaktadır.

Mehmet Özgür Ersan

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zeen is a next generation WordPress theme. It’s powerful, beautifully designed and comes with everything you need to engage your visitors and increase conversions.